« Önceki | Sonraki »

Cuma, Ocak 19, 2007

haşmet ağabeyden...


-----Original Message-----
From: Hasmet Babaoğlu [mailto:hasmetb@gazetevatan.com]
Sent: Monday, November 27, 2006 6:35 PM
To: Nurcan
Subject: RE:

Hayırlı olsun…

Sitenizin görsel niteliği amatör olmanın ötesinde bir zerafete sahip. Kutlarım.

Ama benim de blogum olsun içimden geçenleri dökeyim demek çok anlamlı bir şey mi emin değilim. Siberuzay gerçekten uzay. Her şey kaybolup gidiyor. Komşuyla konuşmak bile daha verimli, daha faydalı henüz…

Bu işin birinci kısmı.

Bir de asıl özü var. O da şu. Yazmak konuşmaya benzemez. Yazı kayıttır. Yazı, yazarken kazar ve kazınır. Bence daha ciddiye almak, kolay ve tanıdık duygu ve düşüncelerden yola çıkmak yerine “yazmak” bana fazladan ne kazandıracak, ne kazandırmalı diye düşünmek daha doğru olmaz mı?

Mesela ancak yazarak yeniden fark edeceğiniz ya da daha iyi kavrayacağınız biçimde yazmak daha doğru değil mi? Bu çocuklara ne olacak, diye sormak yerine, yazarken “o çocuklar” üzerine daha dolgun ve olgun bir düşüncenin kapısını aralamaya çalışmak mesela…

Bunlar benim düşüncelerim.




-----Original Message-----
From: Hasmet Babaoğlu [mailto:hasmetb@gazetevatan.com]
Sent: Tuesday, November 28, 2006 12:27 PM
To: Nurcan
Subject: RE:

Selamlar

Ancak bir daha vurgulayayım; “duygularım çok önemli yazarken..neyi nasıl hissediyorsam aktarabilmek” demişsiniz. Ben bunu söylemiyorum. Herkesin duyguları önemli ve hemen herkeste duygular az çok tanıdıktır, ortaktır. Kaldı ki duygular da yalan söyler, duygular da kıvırır, kaçar, örter, bastırır.

Hayır, ben “madem böyle bir işe kalkışmışsınız, duygularınızı değil yazıyı önemseyin” diyorum. Çünkü bazı şeyler vardır yazmadan tam anlayamazsınız ya da ancak yazarken anlarsınız. Onun peşine düşün. Yani blog sizin için özel bir deneyim olsun.


Saygılar, sevgiler





haşmet ağabeye saygılarımı, sevgilerimi gönderiyorum..

yazılarınızın takibindeyim...fikirleriniz benim için değerli...teşekkür ederim..

nurcan..




Perşembe, Ocak 11, 2007

özlemle..






koca bir şehirde

senden çok uzak bir yerde

hep bekleyeceğim özlemle..




Salı, Aralık 26, 2006

SARI KEDİ DİLİNİ TUT...!

AKLINI bununla bozdu diyeceksiniz ama bozmayacak gibi değil ki!

Herkes bozmalı bence.


Türkçe için endişeleniyorsak eğer...

Ama çoğunuzun ilkokul birinci sınıf öğrencilerine öğretilen garip Türkçe’den haberi yok tabi... Benim de iki ay önce haberim oldu; bu köşenin devamlı takipçileri "Talat Teli Telle" başlıklı yazıyı hatırlayacaklardır.

O günden sonra veliler gelişmeleri rapor eder oldular:

"Bakın bu da var Pakize Hanım!"

Bir okuma kitabım bile oldu. Bu yazı için "ağır tahrik durumu" oluştu kısacası.

Bakın mesela şu cümlelere:

"Üner, üzüm soyma, ye."

"Sarı kedi dilini tut."

"Bu okula yağmur yağdı."

"Buraya bulaşık kakalama."

"Şakir, şaşı bebek alma."

"Şenay, şu şekeri eşine at."

"Makarnaya yağ çaldı."

"Ne var bunlarda?"
diyebilirsiniz.

Tamam yapılarında bir hata olmayabilir. Fakat Erkan Yolaç’ın kulakları çınlasın, biraz da "makul ve mantıklı" cümleler kurmak değil midir bir dili doğru kullanmak?

Bu okula yağmur yağmışmış!

Yok yahu!

Bizim apartmana yağmadı, sizin arabaya yağdı mı peki?

Sonra "yağ çalmak" ne ağızdır?

"Anadili"nden hakikaten "evde annenin konuştuğu dil"i anlayanlar var galiba.

İçinde "kakalama" sözcüğü geçen onar tane cümle kurması istense her okur yazardan, bilmiyorum bir tek "Buraya bulaşık kakalama" diyen çıkar mı?

Sizin kedi, dilini tutabilenlerden mi?

Yoksa durmadan ileri geri konuşuyor mu?

Şenay, sen onlara uyma kızım, şekeri eşine atma, ver!

Oyuncak bebekler iyice doğallaştı, şaşısını bile yapıyorlar artık! Ya da Şakir, Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan çocuk evlat edinecek, eşi uyarıyor...

"Aman şaşı bebek alma!"

Hakkı
Abi, ne dersiniz abartıyor muyum?

Sizi çok yoracak bir kuşak yetişiyor gibime geliyor.

Ha, bakın unutuyordum, şu da var:

Çocuklara sayı saymayı öğretirken hangi nesnelerden faydalanmak gelir aklınıza?

Kuş, ağaç, elma, armut, kedi...

Bunların aklına el bombası gelmiş. Evet, el bombası. Çocuklar el bombalarını sayıp altına toplamını yazıyorlar.

Kurtlar Vadisi-1A!

Vallahi ne kadar yazsam doymam bu konuya. Sıkılıyorsanız, bakarsınız başlığa... Bugünkü gibi mana yoksunuysa okumaz, geçersiniz.



PAKİZE SUDA



Salı, Aralık 26, 2006

Kıskanılan kadınlar...

Aslında her kadın arzusu “kıskanılan bir kadın” olmaktır...

Kadın kıskanıldıkça mutlu olur...

Erkeği kıskanırsa kadın daha da mutlu olur...

Erkeğin gerilimi, kadının keyfidir...

Kadın erkeğinin gerçekten sevdiğine, kıskandığı zaman inanır...

Kadın erkeğini kıskandırıyorsa işin bittiğine inanır...

Dikkatle bakar...

Bir zamanlar kıskanan adam, artık kıskanmıyorsa durum vahimdir...

Adam gitmiştir...

Kadın adamın gittiğini, adamın kuru sıkılarından değil, kıskanmasından anlar...

Hödük erkekler, kadınların ağzından çıkana inanırlar...

Kadınlar öyle dediğinden, kıskanmayı hödüklük zannederler...

“Ay bir de kıro gibi kıskanıyor...” lafından ürkerler...

“Larj davranmıyor... Hödük bu şekerim” yaftası yemek istemezler...

Kadın dalkavuğu larj hödükler, bu lafları gerçek zannederler...

Civilized (sivilayzd-medeni) takılırlar...

Kadını kıskanmayı hödüklük sayarlar...

Oysa kadından anlamayan kırolar esasen onlardır...

Çünkü kadının ağzından çıkana inanırlar...

Gönlünden çıkanı okuyamazlar...

Bir kadın, bir erkeği istiyorsa, o erkeğin onu sahiplenmesini ister...

İlk ve şaşmaz kural budur...

Kendisini bir şekilde sahiplenmeyen erkeğe, erkek bile demez...

Yalnız erkeği istediği dozda tutabilmek için, baştan önlemini alır...

Sahiplenilirken, kafasına kurşun sıkılmasın diye, ağır kıskanma durumlarını hanzoluk ve hödüklük olarak adlandırır...

Böylece istikbalini güvence altına alır...

***

Erkeği tarafından kıskanılmak kadın fantezilerinin en belli başlısıdır...

Kadına, kadın olduğunu hissettirir...

Kadına, arzulanılır olduğunu düşündürttürür...

Erkeği için önemli olduğunu yaşattırır...

Başka erkeklerin de kendisini beğenebileceğini gösterir...

Erkeğinin, ilgisinin başka kadınlardan kopartıp kendisine çevirtir...

Durum pek iyi gitmiyorsa, potansiyel yedekleme ihtimali verir... Erkeğin tarafından, başka bir erkekten hele ulu orta bir yerde kıskanılmak, kadın için asprin niyetinedir...

Tek bir hap her derde devadır...

Tek kötü tarafı şudur...

Kıskanan adam olay yaratırsa, “eve kavgalı” gidilirse ya da çıngar çıkarsa fantezi şiddetle sonlanır... Gerçi bu şiddet bile, en derinlerde kadına sahiplenildiği hissini verir...

O bile fiziksel etkisi geçtikten sonra, ruhsal etkisinde erkeğe çok derinlerde bir artı yazacaktır...

Ama konu bu değildir...

Kadın o sırada bunu istemez...

Tatlı fantezisinin, kavgayla sonuçlanmasını arzu etmez...

Kıskanılmanın keyfini yaşamak;

Kadınlığını sonsuz hissetmek ister...

Beğenilmenin, istenmenin, arzulanmanın ve sahiplenilmenin hazzını sonsuz kere yaşamak ister...

***

Bu rüya erkek kadından gitmeye başladığında biter...

Erkek kadını takmıyorsa kadın ürker...

Ne kadar mini giydiğine aldırmıyor, göğüs dekoltesi umursamıyorsa herifçioğlu gitmektedir... Yeni baştan dil dökülmeli, en cilveli şekilde seslenilmeli, erkeğe erkekliği hissetirilmeledir...

Aksi halde, durum çok tehlikelidir...

Çünkü erkek erkek gibi değildir...

Ya da erkek artık başkasına karşı erkek gibidir...

Kadın dalkavuğu olan larj hödükler, kadınların kıskanılmayı sevmediğini zannederler...

Kadınların ağzından çıkanı gerçek zannedip, gönlünden çıkanı okuyamazlar...

Hödük oldukları için, aşırı larj durumlarının kadınlar için biçilmiş kaftan olduğuna hükmederler...

Zavallıdırlar...

Kadınlar onları, genelde kendi erkeklerini harekete geçirmek için kullanır...

Onlara göz kırpıp, kendi erkeklerini ayartır...

Hödük ve zararsız olduklarını bildiklerinden, onları piyon olarak kullanır...

Kadın için, sevilecek erkekler kıskanıldıkları yerdedirler...



REHA MUHTAR



Cuma, Aralık 22, 2006

MUTLU İNSAN YETİŞTİRMEK...

Uluslararası bir araştırmada Türk gençlerinin, dünyanın en mutsuz gençleri olduğu saptanmış. Bu sonuca hiç şaşırmadım ve aklıma geçen yıl yazdığım bir yazı geldi. O düşüncelerim değişmediği için sizlerle tekrar paylaşmak istedim.

***

“Bestelemiş olduğum bir Paul Eluard şiiri şöyle başlar:

Okulda defterime

Sırama ağaçlara

Yazarım adını

Ey özgürlük

Özgürlük mutluluktur, Orhan Veli’deki alıp başını gitme duygusudur.

Merak ediyorum, bugünün çocukları okulda defterlerine hangi kavramı yazar acaba?

Özgürlük olmadığı kesin.

Çünkü artık özgürlük, şu marka meşrubatı içmek, şu marka telefon kartını satın almak biçiminde anlatılıyor onlara.

Ne yazarlar?

Mutluluk mu?

Hiç sanmıyorum.

Çünkü bizde toplumun ve okulların amacı mutlu insanlar yetiştirmek değil.

Çocuklarımız daha ilkokula başladıkları yıl kırılıyorlar, eğilip bükülmeye çalışılıyorlar.

Sınıflar büyüdükçe altında ezildikleri ders yükü de artıyor.

Hamal gibi, ağır çantalar taşımaya başlıyorlar.

Sabahın köründen akşama kadar bir sürü yararsız bilgiyle ve ezberle dolduruluyor kafaları.

Kişiliklerinin gelişmesine yönelik hiçbir yardım yapılmadığı gibi tam tersine, var olan kişilik kırıntıları da yok edilmeye çalışılıyor.

Bu yüzden Türk çocukları mutsuz, yorgun ve çoğu zaman da öfkeli.

Evlerde kendilerine prens ve prenses muamelesi yapan aileleriyle, onları kıran ve hırpalayan okul arasına sıkışıyorlar.

Bizde çocuklara yönelik bir eğitim politikası olmadığı, çocuk şarkılarının bulunmayışından bellidir.

Batıya özenip yapılmış ve yaygınlaşmamış birkaç şarkı dışında çocuk şarkılarımız yoktur bizim.

Çünkü mutlu çocuklarımız yoktur.

Toplumun amacı çocukları mutlu etmek değildir.

Mikrofonu uzatıp da türkü söyle dedikleri çocuklar “Öldüm, bittim, eridim” diye avaz avaz haykırmaya başlarlar.

“Toprak alsın muradımı” derler.

“Çıkayım dağlar başına, kurt yesin beni” türküsünü söylerler.

Bu arada “Niye kurt yesin beni, ne suçum var!” diye de düşünmezler.

Kısacası dertlerimizin kaynağı belki de çocukluğumuzda.

Bu ülkede bir gün kristal gibi seslerle mutlu çocuk şarkıları söyleyen güler yüzlü çocuklar görürseniz, bilin ki Türkiye aydınlanmaya başlamış demektir.”
(31. 07. 2005)


ZÜLFÜ LİVANELİ