« Önceki | Sonraki »

Cuma, Ocak 19, 2007

İstanbul nasıl sevilir?


Uzun süredir orada yaşayan Türkler’le bir aradayız. Bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da kitaplarımızı imzalıyoruz.

İçlerinden biri çok özel bir bilgiyi paylaşır gibi yaklaşıp fısıldıyor.

“Yine de İstanbul gibisi yok! İstanbul çok güzel bir şehir, değil mi?”

Gözleri o anda pırıl pırıl parlıyor.

Normalde bu soruya “evet!” cevabını verir, tartışmayı sonraya bırakırım.

Ama birkaç yıldır İstanbul’un güzelliğinden dem vurulduğunda duraksıyorum, dilim tutuluyor sanki.

Yine öyle oluyor. İşitilmeyecek kadar alçak bir sesle, garip sesler çıkartıyorum önce.

Sonra birden patlıyorum: “İstanbul gibisi yok! Haklısınız. Ama güzel bir şehir olduğundan emin değilim” diyorum.

Bana şaşkınlıkla bakıyor; “Sevmiyor musunuz İstanbul’u?” diye devam ediyor; “halbuki ben yazılarınızdan çok sevdiğinizi çıkartıyorum!”

Duruyorum. Gözlerim kısılıyor. Zihnim bir anda binlerce kilometre öteye uçuyor o anda. Birkaç saniye içinde Boğaz’ın Anadolu yakasına, Beyoğlu’na, Sultanahmet’e, Suadiye’ye, Moda’ya göz atıp geri dönüyorum sanki.

Olmuyor. Tıkanıyorum.

Bir çırpıda “Tabii canım çok seviyorum İstanbul’u” deyip karşımdakini rahatlatmakta; böylesi bir uzlaşmanın tadını çıkarmakta zorlanıyorum.

Sadece “İstanbul’suz yapamam” diyorum; kırgın, yenik bir sesle.

“Ama keşke yapabilseydim!”

Yarattığım şaşkınlığın farkındayım. Lafı dolaştırıp başka konu açarak ağır havayı dağıtıyorum.

***

Gerçek şu ki, ne zaman İstanbul’u düşünsem kafam karışıyor artık.

Ne zaman Fatih’ten Moda’ya, Bebek’ten Bostancı’ya zihnimde bu şehri kurcalasam kalbim artık sevinçle değil kaygıyla çarpmaya başlıyor.

Bir şehrin doğal konumu, coğrafyası güzelliğine yeter mi hiç?

Bir şehrin tarihsel değeri ve taşıdığı derin anlamlar onu bugün-şimdi güzel kılmaya yeter mi?

Üstelik Bağcılar’ı, Avcılar’ı İstanbul saymayacak, Tuzla’yı şehirden kopuk sayacak kadar “tutucu” veya “muhallebi çocuğu” değilim...

Biliyorum, açıkça biliyorum: Bu İstanbul, yaşadığımız İstanbul yani, güzel ve sevilesi bir şehir değil!

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin: Hangimiz bu şehrin bütününe bakmaya cesaret edebiliyoruz; hangimiz sık sık gözlerimizi kaçırma isteği duymadan bu şehre bakabiliyoruz?

İstanbul’un önemi ve değeri tartışılmaz ama “İstanbul eşsiz, İstanbul güzel” deyip durmak, hele bunu sloganlaştırmak artık yarardan çok zararlı bir özellik taşıyor.

Onu tekrar yaşanılası, sevilesi ve güzel bir şehir yapmamız için önce şehrin çirkinliğini, şehir dokusundaki bozulma ve dağılmayı görüp kabullenmemiz gerekiyor.

***

İstanbul nasıl sevilir?

Söyleyeyim: Ancak bir fetişist gibi sevilebilir...

Yani parçalara ayırarak ve arzumuzu o parçalar üzerinde yoğunlaştırarak...

Bana “Tarihi yarımada”yı seviyorum, deyin.

Yeşilköy’ü seviyorum; Beyoğlu’nu seviyorum, Bağdat Caddesi’ne bayılıyorum, deyin.

Üsküdar’daki atmosfer beni büyülüyor, deyin mesela...

Bana Fatih, Fener, Eyüp yeter, deyin.

Kabul ederim.

Ama anlatmak istediğiniz şehrin kimliği, tarihi, kültürü değilse eğer, neyi tarif ve tasnif ettiği belirsiz biçimde “İstanbul’u seviyorum” demeyin, inanmam.

Ben somut ve yekpare biçimde kavranılıp sevilebilecek bir İstanbul göremiyorum artık.

“Benim İstanbul’um” dediğim aşkla, arzuyla “özelleştirdiğim” yerler bile yavaş yavaş sararıp soluyor.

Beyoğlu’yla aramızdaki çekim, git gide inceliyor.

Moda, bakımsız bir “huzur evi”ne dönüşmek üzere.

Sabah namazı vakitlerinde Eyüp, bahar öğlelerinde Suadiye’nin denize inen sokakları, güz öğleden sonralarında Sultanahmet; Salacak’tan bakıldığında şehrin silüeti hâlâ çok güzel.

Ve doğru; şehrin gece hayatındaki canlılık çok çekici. Bağdat Caddesi’nde on dakika yürümek melankoliye ilaç gibi, doğru!

Çengelköy, Kandilli, Anadoluhisarı hâlâ mahsun ve mağrur bir güzellik içindeler. O da doğru.

Ya sonra?..

Sonrası...


HAŞMET BABAOĞLU



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: mavidiken | Tarih: 2007-01-22 14:32:01
    Konu: İSTANBUL' U SEVMEK
    SEVGİLİ HAŞMET BABAOĞLU,, İSTANBUL U BİR BÜTÜN OLARAK KUCAKLAMAK FİİLİYATIYLA SEVİLMESİ GEREKTİĞİNİ TAMDA KESİN OLMAYAN BİR SANRI ŞEKLİNDE BİZE ANLATMAYA ÇALIŞMIŞSINIZ. BU DOĞRU, AMA NE KADAR, NEREYE KADAR? BENİ PEK TATMİN ETMİYOR. ANLATMAYA ÇALIŞTIKLARINIZI ANLIYORUM, ÇOĞUMUZ DA İSTANBUL' UN TAMAMINI SEVEMEYİZ. BUNA GÜCÜ NE KADAR YETERKİ İNSANIN. AYRICA PARÇALARA AYIRIP TEK TEK SİZE HANGİ SEMTLERİ SEVDİĞİMİ SIRALAMAYA KALKARSAM KAFANIZ DAHA DA KARIŞMAZ MI? BEN İSTANBUL' U ÇOKLUKLA KUCAKLAYARAK SEVMEYİ İSTİYORUM

    YA SONRASI... DEMİŞSİNİZ.

    SONRASINDA GÜZELLİKLER İÇERİSİNDE ÇİRKİNLİKLER, İYİLİKLER YANINDA KÖTÜLÜKLER, POZİTİFLERİN ARASINDA NEGATİFLER OLACAK. HER DAİM OLDUĞU GİBİ. VAROLUŞUN KANUNU BU OLSA GEREK. NEREDE YOK Kİ? NAPOLİ BANLİYÖLERİNDE, İSTANBUL' DAKİ METRO İSTASYONLARINDA OLDUĞU KADAR GÜVENDE OLAMAZSINIZ ÖRNEĞİN, BEN BİLE BU DÖVÜŞKEN HALİMLE KORKARAK GEZDİM ORALARI. LA GUİLETTE DE TARABYADAKİ KADAR ÖZGÜR DEĞİLSİNİZDİR, BİZ 4 ERKEK DOLAŞTIK ORALARI, YANIMIZA HANIM ARKADAŞLARI ALDIĞIMIZ GÜN.

    İSTANBUL.

    BU ŞEHİR HER HALİYLE GÜZEL, YA DA BİZ ÖYLE HİSSETMEK İSTEDİĞİMİZ İÇİN GÜZEL, BUNU TARTIŞMAYACAĞIM.

    AMA BÖLÜP PARÇALAMAK BANA DOĞRU GELMİYOR, BÜTÜNÜNÜ SEVMEKDE ZOR.

    EN İYİSİ BİZ YİNE BİLDİĞİMİZ İSTANBULU SEVELİM.

    İSTANBUL U BİLDİĞİMİZ GİBİ SEVELİM.


    GÖKHAN KARADÜZEN


    Düzenleyen ahmtnur gün: Monday, January 22, 2007 saat: 18:27

    Bağlantı »