« Önceki |

Pazartesi, Ekim 8, 2007

İyilik nasıl yapılır ?

Epeydir dönüp dönüp iyilik üzerine yazıyorum.

“Kötü insan” olmayışımızın bizi “iyi” kılmaya yetmeyeceğini anlatıyorum.

İyiliğin gösteriş ve güçle derinden uyumsuzluğunu vurguluyorum. Biliyorsunuz...

Geçenlerde de misafirperverlik üzerine yazdım.

Kaybolup giden misafir ağırlama, bir yabancıya kendi “ev”inde katlanma kültürü üzerine düşüncelerimi dile getirdim. Bunun gündelik hayatta barışın zemini olduğunu ve artık bu zeminin ayaklarımızın altından kaydığını söyledim, sürekli okurlarım hatırlayacaklardır. (5 Ekim.)

Şimdi önümde bir okur mektubu var; bir dost okurumun yazısı...

Zaman zaman Trabzon’da yerel gazetelerde yazıları çıkan Metin Kondel adlı okurum, “İyilik nasıl yapılır?” sorusunun cevabını aramış ki...

Yazdıklarını sizlerle paylaşmazsam, olmaz!

Bundan sonrası, biraz kısaltarak ve ufak değişikliklerle onun yazdıklarıdır.

***

Birçoğumuz en son kime iyilik yaptığımızı hatırlamaz olduk. Belki de bu erdemli davranışın çarkları böylesine hızlı dönen bir dünyada çok fazla alıcısı yok.

Ama daha da ilginci, bu eylemin giderek bir kötülük aracına dönüşmeye başladığıdır.

Yanlış okumadınız.

Kötülük için iyilik yapmak. Mümkün bu.

İyilik yaparken iki üç hamle sonra bu iyiliği bir hançer gibi kullanmayı hesaplayanlar olmadığını sanmayın sakın.

Peki, nasıl olur da bu kadar soylu bir davranış kalbimizdeki balans ayarının bozukluğu sonucu bir ihanet eylemine dönüşür?

Önce eskilere gidelim...

Bir akşam vakti Hz. İbrahim’in yaşadığı köyden geçen yaşlı bir yolcu, misafir olup geceyi geçirebileceği bir ev aradı. Hz. İbrahim’in kapısını çaldı ve kendisini misafir edip edemeyeceğini sordu.

Yolcu seksen yaşındaydı ve o yaşına kadar hiç iman belirtisi göstermeden yaşamıştı.

Hz. İbrahim ise kapısını çalan bu insanı Hak yoluna davet etmesinin peygamberliğinin gereği olduğunu düşünmekteydi.

“Bir şartım var” dedi adama.

“Senin Allah’a iman etmeni istiyorum. Kabul edersen misafirim olursun.”

Adam kızdı. Kabul etmedi ve akşamın son ışıkları altında köyün ufkuna doğru ilerledi.

Tam o sırada Hz. İbrahim’e ilahi uyarı geldi.

“Ey İbrahim, biz o insana ömür verdik, mal verdik, evlatlar verdik, rızk verdik. Bunun karşılığında ona şart koşmadık. Ama sen kulum, ona bir gecelik misafirlik için iman etmeyi şart koştun.”

Bu uyarıyla aklı başına gelen Hz. İbrahim hemen koşup adamı durdurdu ve evine çağırdı.

Adam “koştuğun şarttan neden vazgeçtin?” diye sordu.

Hz. İbrahim “Allah bana hiçbir karşılık istemeden ve senin iyiliğin için olsa bile şart koşmadan iyilik yapmamı emretti” karşılığını verdi.

Bunun üzerine “seksen yıl bihaber yaşadığım Allah’a şimdi iman ediyorum” dedi adam.

Şimdi bana, “iyi de hocam, bu eski bir mesel, zaman değişti, günümüze gelelim” diye çıkışabilirsiniz.

Peki! Olay geçen Ramazan’da İstanbul Bağcılar’da yaşandı.

Bir grup insan bir araya gelip fakirlere maddi yardım götürmeye koyuldu. Bir gün karşılarına çok muhtaç yaşlı biri çıktı. Ona düzenli olarak 200 TL ödemeye başladılar.

Aradan bir müddet geçmişti ki, yine böyle bir başka fakire raslayıp ihtiyaçlarını sordular, yardım önerdiler.

Adam reddetti: “Bana her ay birisi 100 TL ödüyor zaten.”

Bunun üzerine yardımsever dostlarımız “bizi bu zatla tanıştır da çabalarımızı birleştirelim” deyince, adam onları götürdü.

Karşılarına çıkan kişi, o her ay 200 TL ödedikleri yaşlı ve çok fakir adamdı.

Dostlarımız şaşırdılar ve oracığa çöküp ağladılar.

Evet, iyilik yürek işidir!..

Ve bildiğim bir şey varsa o da iyiliğin artık birçoğumuzun becerebileceği bir iş olmadığıdır.


HAŞMET BABAOĞLU



Salı, Ekim 2, 2007

Düzgün insan ..

İki tip insan yaşıyor bu ülkede: Düzenden yararlanarak köşeyi dönmek isteyenler ve gidişattan acı duyarak, toplumu değiştirmeye çalışanlar.

Birinciler hiçbir şeyden rahatsız değil!

Ne televizyon ekranlarındaki barbarlıklar ne müzik zevkinin yerlerde sürünmesi ne de ayakların baş, başların ayak yapılması etkiliyor onları.

Hayatlarından memnunlar!

Çökmekte olan Babil kulesinin bir çürüme basamağına tutunmuşlar, vur patlasın çal oynasın günlerini gün ediyorlar.

Toplumun zevkini geliştirme, niteliğini yükseltme, kibarlık, nezaket, insanca yaşam, onur, merhamet, olgunluk gibi kavramlara uzaklar.

Yaşamlarının amacı, daha çok yeme, daha çok içme, daha zengin giyinme, daha çok seks yapma, daha çok hava ve göbek atma olarak özetlenebilir.

***


Bir de köşelerine çekilmiş insanlar var.

Acı duyuyorlar.

Her haber seyredişte, her gazete okuyuşta “Bu ülkeye ne oldu böyle?” diye düşünüyor, yarınlardan kaygılanıyorlar ve içinde büyüdükleri Türkiye’yi tanımakta güçlük çekiyorlar.

Aslında azımsanmayacak sayıdalar ama sesleri çıkmıyor.

Kimse onları ekranda göstermiyor, fikirlerini sormuyor.

***


Bu çevrenin, Türkiye’deki insanlardan bir tek talebi var:

Herkesin düzgün insan olmasını istiyorlar.

Şöyle der gibiler:

Kardeşler, ne olursanız olun, yeter ki düzgün insan olma vasfını yitirmeyin!

Sağcı, solcu, milliyetçi, enternasyonalist, tarikatçı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, genç, yaşlı, kadın, erkek, köylü, şehirli, Doğulu, Batılı, zengin, yoksul olmanız fark etmez.

Yeter ki düzgün insan olun!

Maçlarda birbirinizi döner bıçaklarıyla doğramayın!

Kadınları, çocukları dövmeyin!

Bakan sıfatı taşırken; kesilmiş sığır kellesinin kanlı burun deliklerine iki parmağınızı sokarak, uzağa fırlatma yarışı yapmayın.

Belinize taktığınız silahla, birer barbarlık örneği gibi dolaşmayın.

Teke gibi kokmayın!

Konsere gittiğinizde kendinizi paramparça etmeyin!

Televizyon ekranlarını beşinci sınıf varyeteyle doldurup, insanları çileden çıkarmayın.

Yoksul ailelerin kızlarını ahlaksızlığa özendirmeyin.

Oturduğunuz yeri kokutmayın!

Altınızdaki otomobili, öldürücü bir silah gibi kullanmaktan vazgeçin!

Bir takım haykırışlar, nidalar ve hırıltılar çıkarmak yerine, ana dilinizi temiz konuşmaya gayret edin!

Küfür etmeyi bir alışkanlık haline getirmeyin. Küfür ettiğiniz için övünmeyin.

Yalan söylemeyin!

Rüşvet yemeyin!

Kısacası: Düzgün insan olun!
DÜZGÜN İNSAN OLUN!


ZÜLFÜ LİVANELİ



Pazartesi, Ekim 1, 2007

Erkeğin kadın karşısındaki zavallılığı

Erkeklerin hırbo statüsüne giren önemli bir kesimi, kadınları zavallı olarak görür...

Bir de kadınların ne olduğunu pek kafasına takmayan vasat erkekler vardır...

Sıradandırlar ve kadınlar karşısında zavallıdırlar...

Esas kötüsü zavallı olduklarının da farkına varmazlar...

Sıradan ve zavallı olarak doğar, yaşar ve ölürler...

Önce onları ilk kadınları olan anneleri yönetir...

Yönetip yetiştirdikten sonra, everir...

Uzun bir süre anneyle, karısı veya kadını arasında “bu adamın yularını kim tutacak” kavgası yaşanır...

Erkek zavallı ve vasatsa durumun farkına varmayacaktır...

Annesiyle, karısının “çok kıymetli olan kendisini” paylaşamadığını sanacaktır...

Oysa durum kıymetle ilgili olmadığı gibi esasen erkekle ilgili de değildir...

Tamamen kadınsı bir iktidar savaşıdır, ortadaki erkek sadece bir vesiledir...

***

Oğlanın annesi ağır bir vaka değilse, karısı pek ses çıkarmaz...

Bilir ki oğlanın “ilk yuları anasındadır...”

Fazla germeye gelmez...

Kopup gidiverir...

Fazla germezse de, arada bir durur durur söylenir...

Kocasına ses edemediği durumlarda konuya komşuya seslenir...

Her halükarda oğlanın anasını çekiştirir...

Esas oğlan ise, bu kurtlar sofrasında saf ve salaktır...

Bir o yana bir bu yana yalanır...

İktidar savaşının muzaffer komutanı olduğunu sanır...

Gerçekte savaşın komutanlarına da karargaha da uzaktır...

Daha çok ortada sıçanı andırır...

Erkeğin zavallı ve vasat olanı, esasen kadınları anlamadan yaşar, anlamadan ölür...

Fazla dert etmediği ve gönüllü kabullendiği için hayatı da pek zor geçmez...

İnsiyatifi olmadığından, sorumluluğu da yoktur...

En kötü huyları kendilerini ve dolayısıyla erkeğin bir bok olduğunu sanmalarıdır...

***

Erkeğin akıllı geçineni, kadınlara iltifat etmenin yararını görenidir...

Ne zaman bir yerde kadınlarla karşılaşsa “kadın erkekten üstündür” yollu iltifatlar eder...

Amacı kadınlara şirin gözüküp, yatağın yolunu bulmaktır...

Esasen kadın üstünlüğüne falan inanmaz...

Kadının hoşuna gideceğini bilir, sallar...

En güzel bu erkekler, rezil rüsva edilirler...

Çünkü aranırlar...

Arayan Mevla’sını da belasını da bulacaktır...

Kendini akıllı zanneden erkek,“birkaç güzel sözle kadını ininden çıkartacağı”nı düşünür...

Aptal olduğundan, ininden yavaş yavaş çıkan kadının ilerde nelere kadir olduğundan bihaberdir...

Güzel sözlerle kadını ininden çıkarttıkça çıkartır...

Ne zaman ki muşmulaya çevrilir, o zaman duruma ayılır...

Ancak bunlar erkeği esasen akıllı zanneden ümitsiz vakadırlar...

Ne kadar muşmulaya çevrilirlerse çevrilsinler, arlanmazlar...

Batıl itikatları vardır...

Kadının kendine karşı koyamadığını sanır...

***

Gerçek olan, kadınların zeka, uyanıklık, kurnazlık, duyarlılık, önsezi ve karmaşıklık konularında erkeklerden en az 50 misli fazla olduklarıdır...

Bu iyi midir kötü müdür bilinmez, ancak bilimsel bir veridir...

Salak gibi kompliman yapacağım diye edilecek laf değildir...

Bir erkek ancak kadının üstün olduğunu bilirse, nispeten, o da nispeten kadınlar karşısındaki zavallılıktan kurtulur...

Önlemini aldığı için bir parça daha belini doğrultur...

Esasen belin tamamen doğrulması imkansızdır...

Hani arzulanan, kamburlaşmadan, iki büklüm edilmeden ebediyete intikali sağlamaktır...


REHA MUHTAR




Pazartesi, Eylül 24, 2007

Bir kadının hayatından çıkmayan 3 erkek..

Kadının hayatına girmiş erkekler, erkekleri hep meşgul eder... Özellikle “Hangi erkek yatakta daha iyiydi” sorusu erkeğin baş korkusudur...
Varolan erkekler, geçmiş erkeklerden hep bir türlü ürkerler...
Bir türlü eski erkeklerle çekişirler...
Gizli gizli kendilerini kıyaslarlar...
Kıyaslamada artı çıkarlarsa avunurlar...
Kıyaslamada eksi çıkarlarsa, bu kez “karakter etkisinden dem vurup” yine kendilerini artıya çıkartırlar...
Bu kez de karakterden avunurlar...
Sonuçta erkekler avunarak rahatlar, ama gerçekte başka erkeklerden korkarak yaşar...

***


Oysa bilmezler ki bir kadının olağanüstü aşki durumlar hariç, hayatından kopartamadığı esasen sadece 3 erkek vardır...
Onlar bir kadının bilinçaltında, kalbinde, ruhunda derin izler bırakmış olan erkeklerdir...
Onların etkisini bir erkek istese de silemez...
Ne yaparsa yapsın, onlarla gizli gizli kıyaslanmaktan kurtulamaz...
Erkeklerden ikisi kadının tercihleriyle, erkeklerden birisi ise kaderin tercihi ile kadının hayatına girer...
Her halükarda 3’ü de kadının hayatından çıkmazlar...

***


Kadının tercihi ile değil, kaderin tercihi ile, kadının hayatına giren ilk erkek kadının babasıdır...
Kadın babasızsa “babasız kadınlar” gibi, babasının prensesi ise, “babasının prensesi kadınlar gibi” , babasının hotzotu ve baskısı altında ise “baskı altındaki kadınlar” gibi davranacaktır...
Her halükarda kadın babasının izlerini ömür boyu taşıyacaktır...
Karşısına çıkan her erkeği, belli belirsiz, gizli ve derin babasıyla kıyaslayacaktır...
Baba, kadının karşısına çıkan her erkekte, ilk baskül vazifesi görür...
Kadının babası onun genlerinde ve ruhunun derinliklerindedir...
Kalp kendi kendine refleks verir...
Kadın erkeği babasıyla kıyasladığının farkında bile değildir...

***



Kadının yeni sevgiliyi kıyasladığı esas erkek ise ilk erkeğidir...
İlk beraber olduğu erkek, kadın için çok önemlidir...
Kadın ilk beraber olacağı erkeği, çok düşünerek, çok tartarak ve aslında çok uzun süreceğini umarak seçer...
O erkek gerçek olan ilk sevgilidir...
Ondan sonraki bütün sevgililere, ona göre puan alıp verirler...
Kadının değişmeyen baskülü ilk erkeğidir...
Hayatına giren yeni erkek, ilk erkekten iyiyse kadın mutludur...
İlk erkeğin yanına bile yaklaşamıyorsa, beş para etmemektedir...
Kadın kendini başarılı ya da başarısız görmeyi bile ilk erkeğe göre belirler...
İlk erkek koca mı, sevgili mi, gençlik aşkı mı hiç farketmez....
Gerçekte el ele gönül gönüle uzun bir yaşam umularak verilmiş bir kadınlık vardır o erkeğe...
Tesadüfi değildir...
Anlık bir istek olmaktan çok uzaklardadır...
Bir hata ya da bir histeri nöbeti hiç değildir...
Sonraları bir zaaf olarak düşünülse bile, zaaf olarak yapılmamıştır...
Kadının ruhunun en derinindeki izi hiç silinmeyecektir...
Her erkeğin durumu biraz ona göre belirlenecektir...
Artık eskiden kalan bir aşk yoktur...
Eskide kalan bir ilk erkek vardır...
O erkek de babadan sonra kadın hayatından hiç çıkmayacak, ikinci erkektir...

***



Üçüncü erkek, kadının çocuğunun babası olan erkektir...
Kadın ilk kez kiminle beraber olacağına karar verdiği gibi, kimden çocuk yapacağına da karar verir...
Çocuğun babasının kim olacağı kararı kadının hayatının ikinci önemli kararıdır...
Kadınlar çocuklarının babasını mutlaka düşünerek seçerler...
Ona aşık olmak zorunda hissetmezler ...
Ama kimden çocuk sahibi olabileceklerini hissedeceklerdir...
Kadın çocuğuna iyi babalık edecek bir erkeği baba olarak seçer...
Kendi aşkından ziyade, çocuğun geleceği merkezdedir...
Karar ilk sevgili kararı gibi, ince elenerek sık dokunarak, bütün olanaklar yoklanarak verilecektir...
Kadın hayatında bazen bu 3 erkekten ikisi, bazen üçü olur...
Bu 3 erkek kadının hayatından hep vardır...
Üçüne de duyduğu aşklar belki sona erer, ama bütün yeni aşklar o erkeklerin gölgesinde devam eder...

***



Erkekler bir kadının hayatında ilk olmak isterken aslında bu gerçeği bilmezler...
Onlar kendilerine güvenemediklerinden bakire kadın isterler...
Kadınlar hayatlarına giren erkeğin son erkek olmasını isterken, derinden ve geriden yeni erkeğin ilk erkekten iyi olmasını arzu ederler...
O zaman kendilerini mutlu hissederler...
Hayatlarının boşa gitmediğini farkederler...
Geçmiş yaraların üzerine tuz serpildiğini düşünürler...
Bilmez ki erkekler...
İlk erkek değil, ilk erkekten daha iyi olurlarsa iyi anılırlar...
Çocuğun sorumsuz babası değil, kadının çocuğunun sorunlarla ilgili babası olurlarsa sevgiyle düşlenirler...
Her halükarda üç erkekten biri olurlarsa değil, üç erkekten daha iyi olurlarsa vazgeçilmezdirler...


REHA MUHTAR



Cumartesi, Şubat 24, 2007

40 Yaşında Bir Adam..

40’lı yaşların başında, şirketi olan zengin bir adamdı... Düzgün bir fiziği, müstakil bir evi, yurt dışı bağlantıları ve harcayacağı parası vardı...

Geceleri dışardaydı...

İn mekanlara gitmekteydi...

Kimseye muhtaç olmadığı gibi, kimseye bağlı da gözükmüyordu...

Evlenip ayrılmıştı...

Yıllardır bekârdı...

Bir süre sonra, onu bir sevgiliyle hemen hiç görmediğimi farkettim...

Yurt içinde ve dışında birliktelikleri oluyordu...

Ama sevgilisi ya da sevgilileri yoktu...

Özel bir kadın yoktu hayatında...

Daha doğrusu özel bir kadın yokmuş gibi görünüyordu yaşamında...

***

Bir gün aniden ayrıldığı karısının aslında hayatında olduğunu farkettim...

O kendisini özgür zannediyordu...

Oysa iç organlarından bağlıydı ayrıldığı karısına...

Farkında olsa da bilincinde değildi durumun...

Eşinden ayrılırken, eşini işine ortak etmişti...

Malları ayırarak değil, malları birleştirerek boşanmışlardı...

Bu durumu, “Eski eşim güvendiğim bir insan... Ortak kalması işim için iyi...” diye açıklıyordu...

İnsan niyetlerini gizlemekte ne kadar masum gerekçeler bulabiliyor diye düşünmüştüm...

Ayrıldığı eşinden, aynı işte ortak çalışmak, aslında bir yerde birbirini gözetlemeye devam etmek değil miydi?..

Esasen, eşten ruhsal olarak kopamadığından, hayatına başka türlü hakim olmayı istemek anlamına gelmiyor muydu?..

Gözetleyerek hakim olmak isterken, gözetlenerek kendisine de hakim olunacağının farkında olmaması mümkün müydü?..

Kadının erkeği kontrolü, erkeğin kadını kontrolünden çok daha kolay değil miydi?..

***

40 yaşlarındaki zengin adama bunların bir kısmını söyledim...

Ama o anda farkettim ki, aslında yıllar önce ayrılan karı-koca arasında gizli bir mutabakat vardır...

Erkek, kadının bütünüyle kendinden gitmesini kabul edememekte, kadın ise bir gün mutlaka erkekle yeniden beraber olacağını düşünmektedir...

40 yaşlarındaki zengin adamın, günlük ilişkiler dışında uzun süreli bir sevgiliyle beraber olması mümkün değildir...

Böyle bir birliktelikte işteki ortak eski eş, o munis tavrını sürdürmeyecektir...

Sorun ya da olay çıkartacaktır...

Üstelik, sorun ya da olaylar ’iş’te çıkacaktır...

Enerji ve sinerji kalmayacak, alerji başlayacaktır...

Kadının hayatına sürekli bir erkek girerse de durum değişmeyecektir...

Bu kez erkek, yeni misafire fitil olacak, kadının emdiği süt burnundan gelecektir...

Her halükârda iş ortaklığı sona erecektir...

Kolay kolay hiçbir erkek, karısı başka bir erkekle beraberken, aynı işyerinde ortaklığa devam etmez...

O an farkettim ki ikisi de ayrı ayrı, ama beraber yaşamaktadır...

Boşanma kağıt üzerindedir...

Evlilik hâlâ gerçektir...

Ayrı yaşama fizikselseldir...

Esasen birliktelik mevz-u bahistir...

“Ben sende tutuklu kaldım” şarkısını hatırlatıyorlardı...

Gerçekte ikisi de birbirinde tutuklu kalmaktaydı...

***

Kadınlar ve erkekler aslında hiçbir zaman ayrıldıkları günde birbirlerinden ayrılmazlar...

Bazen ayrıldıkları günden çok önce ayrılmıştırlar...

Bazen ayrıldıktan çok sonraları ayrılırlar...

Bazen ise hiç ayrılamazlar...

40 yaşlarındaki zengin adam, bir sevgili bulabilecek gibi görünmüyordu...

Kalbinde o sevgiliye verebileceği gerçek bir sevgi yoktu...

Onun kalbi tutsaktı...

Tutuklu kaldığıyla bir daha olamıyor, ama özgür de kalamıyordu...

Çok uzun yıllar önce biten evliliğimi düşündüm...

Ayrıldığım gün eşimden ayrılamamıştım...

Üzerinden birkaç ay geçtikten sonra, başka bir şehirde, güneşli bir İzmir gününde veda etmiştim eşime...

O ne zaman veda etti bilmiyorum...

Hiç sormadım...



REHA MUHTAR